Başbakan’la Aydın Doğan arasında sürmekte olan kavga “öğretici” oluyor. Kavgayı basit bir “Doğan-Erdoğan kapışması” olarak görmemek gerektiği, bunun bir sınıfsal boyutu olduğu, memleketin rantının “İstanbul burjuvazisi” akmasına itiraz eden iktidar partisinin, rant düzenine karşı çıkmadan, rantı kendi destekçisi yeni bir burjuva sınıfına akıtmaya çabaladığı söylenebilir. Erdoğan’ın bu kavgaya epeyce güçlü bir “yandaş medya” yarattıktan ve din temelli siyasetin geleneksel destekcisi “Anadolu burjuvazisi”ni yeterince palazlandırdıktan sonra girdiği de eklenmeli.
Bu kavganın “öğretici” yanı, medya ve iktidar ilişkisinin deşifre edilmesi olduğu kadar, hem medya hem de iktidar saflarındaki “kirlenme”nin görünür kılınması da oluyor.
Mahalledeki şoförler de, Gölbaşı’nın köylerinde sohbet ettiğim köylüler de “patron medyası”nın doğru söylemek gibi bir derdi olmadığı, patron çıkarları peşinde koştuğu sonucuna varmışlar. Ahali böyle düşündüğünden, medyanın güvenilirlik oranı yüzde 3’lere kardar düştü.
Başbakan biraz da bu orandan aldığı cesaretle yükleniyor Doğan Grubu’na. Güvenilmeyen, inandırıcılık sorunu olan bir medya saldırsa ne olur, diye düşünüyor. Kendi kişisel siyasal deneyimi ve tarihi de gösteriyor ki, ana akım medyasının “vurduğu” siyasiler kaybetmedi, kazandılar.
Erdoğan açısından bu kavgayı sürdürmenin bir nedeni de yaklaşmakta olan yerel seçimlere hazırlık galiba. Önemli bir medya grubu, onun deyişi ile “AKP’nin dünya görüşünü destekliyor” ve “yandaş” denmesinden hazzetmediği bu grubun seçim sürecinde AKP’ye nasıl destek vereceğini kestirmek zor değil. Başbakan, biraz da, bu kavgayı sürdürürken, yandaş olmayan medyanın seçim döneminde yapacağı yayınların önünü kesmenin, “onlar zaten hep çamur atarlar” diyebilmenin zeminini hazırlıyor.
Ancak, evdeki hesap her zaman çarşıya uymaz. Medya ile kavganın, A. Doğan’a vururken ana akım medyasının genel hassasiyetlerine de yüklenmenin, köşe yazarlarını “paralı silahörler” olarak nitelemenin kaybettirdikleri de olacak.
Bu kavga, medya hakkında “öğretici” olduğu kadar, genel olarak iktidar ve Erdoğan hakkındaki bilgileri de pekiştirici nitelikte.
Erdoğan’ın en küçük bir eleştiriye tahammül edemediği, tek adam olma hevesini kolay gemleyemediği, kafa yapısının destekçisi liberallerin düşünü gördüğü bir demokrasiden çok totaliler bir yönetimi yerleştirmeye uygun olduğu biraz da netleşiyor, her kızgın konuşmasında.
“AKP’nin dünya görüşünü destekleyen bir medya” olabileceğini, bunun normal olduğunu söylerken, böyle bir medyanın yaratılması için ne denli çaba sarfettiğine değinmiyor tabii. Kendine ait bir medya grubu olsa bunu “bağıra bağıra açıklayacağını” belirtirken de bir tür Berlusconilik düşü görüyor gibi.
Gazetelerini önüne koyup iktidarı eleştiren yazıları gösterdiğinde Aydın Doğan’ın verdiği “Sayın Başbakan, ne yapayım? Ben bu adamlarla baş edemiyorum?” tepkisine yanıtı anlamlı: “Şimdi bir patron ki kendi yazarlarıyla baş edemiyor, böyle bir şeyi vatandaşın kabullenmesi mümkün mü?” Anlaşılan, Başbakan çalışanların patronun sözünden çıkamadığı bir düzeni özlüyor, konu gazetecilik bile olsa.
Tartışmalar öğretici oluyor. Bildiklerimizi yeniden öğreniyoruz. Medya ve iktidar ilişkisini hiç sorgulamamış sıradan vatandaşlar da resmi daha net görüyorlar. Ama öğrenmek yetmiyor. Kavga edenlerin birbirlerini yiyerek kendilerini yok etmelerini beklemek de boş.
Şimdi gazete olmak gerekiyor. En geniş kitlelerin güvenini kazanabilecek, “yazdıysa doğrudur” denilen, herşeyden önce haber veren, halktan yana renklerin tümünü sayfalarına taşıyan, farklı görüşleri zenginlik sayan, olgun, okuyanın yazan da olabildiği bir gazete... “Neden bir gazete, nasıl bir gazete?” diye çıktığımız yolun hakkını vermek, kendimizi aşmak, tek tek akılların değil ortak aklın yol göstericiliğinde kurumlaşan bir gazete olmak gerekiyor.
Şimdi, her zamankinden çok, BirGün gerekiyor!
http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1186995520&news_code=1221555807&day=16&month=09&year=2008