çernobil
;.?*^
GencSau Demirbaşı
    
Site puanı: 208
Offline
Fakülte: Fen Edebiyat Fakültesi
Giriş Yılı: 2005
Mezuniyet Yılı: 2009
Mesaj Sayısı: 2346
|
 |
« Yanıtla #26 : Mayıs 27, 2008, 12:38:11 pm » |
|
Ben öğretmenim; belki çok istediğim için, belki de hiç istemeden girdim bu mesleğe, ama sonuçta öğretmenim; ‘devlet baba’,
--------------------------------------------------------------------------------
bilgi çağına hazırlansın diye en değerli varlığını, ülkemin çocuklarını bana emanet etti. Bundan gurur duyuyorum; ama biliyorum ki —çünkü ben öğretmenim, bilmem gerekir— gelecek bir kurtlar sofrasından başka bir şey değil. Kendimi donanımsız, korumasız ve çaresiz hissediyorum. Bana emanet edilmiş o cıvıl cıvıl, o zeki bakışlı çocuklar için üzülüyor ve korkuyorum. Sorumluluklarımı yerine getirememe endişesi içimde dönenen bir ateş topu; onlara lâyık oldukları seviyede bir eğitim verme imkânından mahrum olduğumu biliyorum, çünkü ben öğretmenim, bilmem gerekir.
Kafam karmakarışık; sağlıklı düşünemiyorum; biliyorum ki öğretmenlik gibi “ulvî” bir mesleğe sahip olanların paradan başka bir şey düşünemez hale gelmesi çok fena, çok ayıp! Ama üniversitede okuyan oğlumun harçlığını gönderemedim; lisedeki kızımın mantosu küçüldü, yenisini alamıyorum. Mantonun parasız alınamayacağını biliyorum; bilmem gerekir, çünkü ben öğretmenim. Uykularım kaçıyor; hani derler ya, doluya koyuyorum almıyor, boşa koyuyorum dolmuyor. Aybaşı yaklaştı, ev sahibim kira bekler, istemez geciktirilmesini. Daha da kötüsü, yeni yıl yaklaşıyor; biliyorum ki yüzde yüz zam isteyecek; biliyorum, çünkü ben öğretmenim, bilmem gerekir. Bazan, pazarlarda domates patlıcan satan yahut okulda arkadaşlarına ufak tefek şeyler pazarlayan meslektaşlarıma böyle işlere nasıl cesaret edip atıldıklarını sormak istiyorum; bende mi şehrin ücra köşelerinden birinde birşeyler satmayı denesem? Ya bir öğrencim karşıma çıkıp “Hocam, bir kilo patlıcan!” derse nasıl yerin dibine geçmem? Patlıcan satmak ayıp mı? Asla, ama bu başka bir şey!
Sabahları yataktan ben mi kalkıyorum, cesedim mi, emin değilim. Uykusuz, beyninde karıncalar kaynaşan bir yabancı. Pantolonu kaç yıldır yediği ütüden parıl parıl; ceketinin kumaşı laçkalaşmış, sarkıyor. Gömleğinin rengi atmış, yakası buruşmuş. Tamam, temiz olsun yeter ama, okula özel arabalarıyla gelip cep telefonlarını açık unutan bazı sevimli yaramazların gözlerinde zaman zaman yakaladığım alay—merhamet karışımı ışıltılar gururumu incitiyor. Kızmıyorum, onlar daha çocuk, daha ham. Benim yetiştirmem gerekiyor; ama ne kadar direnirsem direneyim, kendi çocuklarımın arzularına cevap veremedikçe —ki bazan gözlerine bakınca benden utandıkları gibi tuhaf bir duyguya kapıldığım oluyor— kişiliğimin aşındığını (erozyona uğradığını) hissediyorum. Aynalara bakmaktan korkar oldum; sadece elbiselerim değil, bütün varlığım dökülüyor. Öfkeliyim; dokunsalar infilak edebilirim, bağıra bağıra ağlayabilirim!
Evden kaçarcasına çıkıyorum, fakat ayaklarım beynimin emirlerine itaat etmek istemiyor; bazan bir anda yok olmayı, unufak olup rüzgâra karışarak zerrelerimin bir daha biraraya gelmeyecek şekilde dört yana dağılmasını arzuluyorum. Halbuki güzel okulumda öğrencilerim bekliyor beni; güzel dediğime bakmayın siz; şu sevimsiz devlet okullarından biri işte. Kupkuru bir bahçeden (bahçe mi, hah ha ha!) geçiyorsunuz. Sahi siz hiç bahçesinde ağaç ve çiçek olan devlet okulu gördünüz mü? Ve okul.. Kaloriferleri yanmıyor, yansa bile ısıtmıyor. Kömür almak yahut delinen kazanı tamir ettirmek için para yok; ödenek gelmemiş! Koridorlarda koşuşturan çocukların kaldırdığı toz genzimi yakıyor. Yeterli müstahdem kadrosu verilmediği için yapılan temizlik her zaman üstünkörü. Ve bir gürültü, bir patırtı... Altı saat dersim var; hazırlıksız olduğumu biliyorum; biliyorum, çünkü ben öğretmenim. Branşımla ilgili yeni yayınları takip etmediğim için yıllar var ki kendimi yenileyemedim. Kitaplar ateş pahası! Ödüm patlıyor, öğrencilerimden biri cevabını bilmediğim bir soru soracak diye; halbuki bilmem gerekir, çünkü ben öğretmenim.
Sigara dumanından göz gözü görmeyen, duvarlarının her milimetrekaresine katran kokusu sinmiş öğretmenler odası. Sıkılıp bunaldıkça “Kötü arkadaştan iyidir!” diyerek paketlerden çekilip bir âyin havasında yakılan ve derin nefesler çekilen sigaralar.. Birazdan ziller çalacak ve sınıflara dağılacağız, yetmişer kişilik sınıflara. Yıl boyunca adlarını bile öğrenemediğimiz öğrencilerimize yıllardır anlattıklarımızı, üzerine hiç bir şey ilave etmeden yine anlatacağız. Ziller durmadan çalacak; gireceğiz, çıkacağız, gireceğiz, çıkacağız; hiç bir şey değişmeyecek. Ne kadar çırpınırsak çırpınalım, sokakların ve televizyonların çoktan okulların yerine geçtiğini anlamanın azabını yaşayacağız; bilmedikleri kelimelerin kullanılmasına itiraz eden çocuklarımızın üç yüz kelimelik “sorun yok”lu, “kahretsin”li, “vaauvvv”lu Türkçeleriyle kahrolacağız.
Üçer öğrencinin oturduğu sıraları neredeyse karatahtaya dayanmış bir sınıftayım şimdi; yetmiş çocuğa kırk beş dakika boyunca hakim olmak ve dikkatlerini anlatacağım derse çekmek zorundayım. İlkokul birinci sınıftan itibaren, eğitimin hiç bir aşamasında alması gerekeni almamış yetmiş çocuğa o sınıfta alması gerekeni vermeye çalışacağım. Aslında bunun imkânsız olduğunu biliyorum; biliyorum, çünkü ben öğretmenim, bilmem gerekir. Sonra öğrettiğimi zannettiğim bilgilerden sorumlu tutarak yazılı imtihanlar yapacağım. İmtihan kağıtları dağlar gibi yığılacak; geceler boyu hayal kırıklıkları içinde okuyacağım, okuyacağım! Ve göreceğim ki, Kadeş Savaşı’nı, Amazon nehrinin debisini, Fujiyama’nın yüksekliğini, kurbağanın iç organlarını ezberletmeye çalışırken doğru bir cümlenin nasıl kurulacağını öğretmeyi unutmuşum, unutmuşuz. Okuduğum her kağıdın emeklerimin boşa gittiğini gösteren ibret belgeleri olduğunu gördükçe dünyalar başıma yıkılacak. İyi öğrencilerim varsa, bileceğim ki —çünkü ben öğretmenim, bilmem gerekir— onları aslında ben yetiştirmedim! Dişlerim nasıl birbirine kenetlenmesin? Nasıl çarpmasın kalbim? Ve benim öğrencilerim, benim veremediklerimi almak için kurslara, dershanelere, özel öğretmenlere kucak dolusu paralar verecekler. Veremeyen sürünecek!
Aman Yarabbi, neler öğretiyorum çocuklara? Bilgiye ulaşmanın yollarını, sistemli çalışmayı, metodik düşünmeyi öğretecek yerde, kafalarını, hiç kimsenin hiç birini kütüphanesinde muhafaza etmeyi düşünmediği kötü yazılmış, kötü basılmış sevimsiz ders kitaplarındaki sıradan —belki de çoğunun hükmü kalmamış— ansiklopedik bilgilerle dolduruyorum. Tarih şuuru vermek yerine, kronoloji ezberletiyor, mesela Roma tarihini öğretmeye çalışırken yaşadığı çevrenin tarihinden ve kültüründen koparıyorum; çevre şuurunu kazandırmak yerine yüzölçümleri, yükseklikler, uzunluklarla gencecik kafaları serseme çeviriyorum. Peki niçin? Test soruları elde etmek için!
Hükümetler değiştikçe yüreğim ağzıma geliyor; çünkü her yeni bakanın eğitim meselesini ne kadar iyi bildiğini isbat etmek istediğini ve kolları sıvayıp bozuk sistemi büsbütün işlemez hâle getirdiğini biliyorum; biliyorum çünkü ben öğretmenim, bilmem gerekir! Bildiğim bir şey daha var; birilerinin çocuklarımızın düşünen kafalar olarak yetişmelerini asla istemediği... Ve nedense Bülent Ecevit’in adı geçince aklıma öteden beri sürgün geliyor. Bugünlerde kafam hep sürgünle meşgul; bu kışta kıyamette beni Türkiye’nin bir ucundan diğer ucuna savuracak kararnameyi bekliyorum. Biliyorum, gelecek; biliyorum, çünkü ben öğretmenim, bilmem gerekir.
24 Kasım’ların gelmesini istemiyorum hiç. O yaldızlı laflara dayanamıyorum, dayanamıyorum işte. Susun politikacılar, atın maskelerinizi; oynamaktan bıkmadınız mı? Sen de sus köşe yazarı! Her yıl 24 Kasım’da sözümona beni övmek için aynı parlak kelimelerle aynı yaldızlı cümleleri kurduğunu bilmiyor muyum sanıyorsun?
Biliyorum, çünkü ben öğretmenim!
beşir ayvazoğlu kasım 1997 aksiyon dergisi
|